Arkadaş olarak kalalım diye atmışsın son mesajını…Oysa ki ne hayaller kurmuş ,ne zorluklara göğüs germiştik aşkımızı devam ettirme adına.Meğerse herşey koskoca bir yalandan ibaretmiş.Hatam ne diye soruyorum susuyorsun.Nerede yanlış yaptım diyorum saatlerce düşünüyor düşünüyor bulamıyorum.Adeta dipsiz bir kuyuya hızla düşüyor gibiyim. .Bağırıyorum yalvarıyorum ancak ne bir ses duyuyorum ne de bir el uzanıyor.Çünkü sensiz bir yaşamda nefes almayı bile beceremeyen bir zavallıyım ve düşmekte olduğum bu kuyu cevapsız sorularımla yaşayacağım son mekan.Sana soramıyorum “başka birisi mi var diye” . Ama biliyorum ki bugün yoksa bile birgün olacak.
Sana mutlu ol diyemedim. Dilim dolandı söyleyemedim,mesaj atayım dedim atamadım ellerimin titremesi gçemiyor lanet olası.Ancak kalbim senin üzülmene dayanamıyor.Beni gözyaşları içinde bırakıp gidiyor olsanda kalbim senin mutlu olmanı diliyor.Ölesiye mutlu ol, beni mutsuz ettiğin kadar mutlu ol. Ve bir gün o sevdiğini kaybet.Kaybet ki yıllar sonra da olsa bana yaşattığın duygularla sende tanışmış ol. Tanış ki bir gün toprak olduğumuzda hiç değilse ahir alemde dünyada bana yaşattığın acıdan ötürü hesap sorulmasın ben seni affettim Allah’ta affetsin.
Acının dağlandığı anlar vardır… aramaya gerek yok, o gelir bulur… Beraber gidilen bir lokantanın kapanması bile üzüntüdür… Veyahut lokantanın yerine dükkânı çiçekçinin tutması… Gözyaşından çorba olmaz ama… Dilin, damağın yanar tuzdan… Soğutamazsın… Zamansiz, kırmızı bir toka çıkar nereye saklanmışsa… Saçı toplasın diyedir küçük canavarın dişleri… Ve fakat dağıtıp ısırır, acıyan ne varsa… Yaşananları… Yaşanmak için sıraya girmiş ihtimalleri… Yapılmayanları… Sadece erkek olduğum için koridor tarafına oturmak durumunda kaldığım, yani gam kenarının yine bana düştüğü, bir otobüs yolculuğumuz olmadı hiç uzaklara… sen benim omzumda uyuya kalmadın hareket halindeyken… biz durduk… Durdurduk… Gidebilirdik oysa… Kimseden gizlenmemiş, sadece bizi gizleyen bir tatile belki… Bir akraba düğününde dans etmedik meraklı akbaba bakışları altında mesela… Çok severdim yatakta kahvaltıyı ama, buna uygun bir tepsimiz bile olmadı… Alabilirdik… Biraz daha bekleseydik… Zamanın dövdüğü bir hüzün ustasiyim ben… Kelimelerim tuğla tuğla… her satırbaşında turuncu intihar hissi… Aklım, dilim, cümlelerim hep geçmişte… Geçmiş geçmiş de… ben geçemiyorum ki… Bazen duruyorum yürüdüğümüz bir yerde… Ayaklarımız diyorum, bir ara aynı anda buradaydı… Beraber bastık bu toprağa… Sahi var mıdır o günden bugüne kalan bir toprak zerreciği? Tuhaf tutsaklığımın, her şeyden sen çıkarışımın şahidi kalmış mıdır etrafta? Bu bardaktan su içmişti… Bu sandalyede oturmuştu… Bu bankanın önünde buluşmuştuk ilk kez… Hiç gözümün önünden gitmiyor, çimlerin üstüne denk gelmiş tavla maçımız… Elimizde soğumuş kahveler, tadı bizden önce kaçmış kekimiz… Ve ikimiz de aynı anda mars olduk kıra kıra birbirimizi… Bir Allah’ın pulu durduramadı bizi…
Ustam! Aklım firarda. Gözbebeklerimde müebbet hüzün, Dilimde ay kesiği bir yara, Düşüm kırık dökük, Umudumun boynu bükük, Bir öksüzün omuzlarında sükut. Yüreğim sana emanet sıkı tut. Tut ki; kancık pusulara düşmesin. Bir hain kurşunu gelip deşmesin.
Ustam! Ne zaman o senin bildiğin zaman, Ne sevda gördüğün masallardaki. Eskiden, Halı tezgahında dokunurdu aşklar, Nakış nakış, körpe kız ellerinde. Mendillere yazılırdı isimler, Yüreklere kazılırdı gizlice. Sevdalılar asil ve de yürekli Sevdalar, kavgalar iki kişilik. Oysa şimdi; Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde. Meşru sevdalardan, Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara, Günahkar gecelerden.